Hanefi mezhebinin hadisleri rafa kaldırdığı iddiası üzerine bir kaç kelam

Özelde Ebu Hanife’nin, genelde ise Hanefi mezhebinin hadislerle amel etmemesi, diğer bir değişle fıkhî istinbatta hadislere muhalefet etmesi şeklindeki iddia, ilk asırlardan beri özellikle ehl-i hadisin diline pelesenk olmuştur. Günümüzde ise bu iddiayı, hadislere yönelik oryantalist ve batıl bakış açılarını güya Hanefi mezhebinin bazı usul kaidelerine dayandırarak gizlemeye çalışan modernist kesim ile selefilerin mezhepsizliği telkin eden kesimi sürdürmekte. Bu açıdan baktığımızda konunun önemi ortada aslında.

Aslında uzun zamandan beri detay sayılabilecek konularla ilgilenmiyorum. Bunun yerine usul daha çok ilgimi çekiyor ve ilgilenmek açısından daha mantıklı buluyorum. Söz konusu ettiğim “Hanefi mezhebinde hadislere muhalefet” meselesi ise detay sayılabilir mi, sayılmaz mı, bilemiyorum. Ancak bu yazıdan sonra ele almak istediğim bir kaç yazı daha var ki, bu konu o yazılar için bir temel teşkil edecek gibi duruyor. Bu sebeple bu meselenin de önem arz ettiğini düşünüyorum…

Konuyla doğrudan veya dolayılı olarak bağlantılı olup da kaleme almak istediğim konular sırasıyla şunlardır:

  • Mezhepler genelinde hadislere muhalefet olarak algılanan durumun aslında mezhebin usulünden kaynaklandığının izahı ve bu bağlamda Hanefilerin hadisleri temel kaynaklara arz etme metodu
  • Hanefilerin yöntemi olarak “hadislerin Kur’an’a arzının” delilleri
  • Hanefilerde hadislerin Kur’an’a arzı yöntemine dair bir kaç kelam
  • Hadislerin sübutunun tespitinde bilimsel verilerin değeri

Yukarıda da belirttiğim gibi, ilk asırlardan beri Hanefi mezhebi hadislere muhalefet ithamına maruz kalmıştır. Ne var ki bu iddia tutarlı ve gerçekçi olmadığı halde bugün bile hala dillendirilebilmekte. Bir tarafta selefilerin mezheplere karşı çıkan avam tabakası bu iddiaya, “bakın, mezhepler işte böyle kendi hevalarına uyarlar, hadis falan umurlarında değildir” mantığıyla mezheplerin “batıllığını” ispat edebilecekmişcesine sarılır. Diğer tarafta ise modernist kesim “bakın, Ebu Hanife de zaten hadislere gereken önemi göstermemiştir” dercesine hadislere karşı kendi oryantalist ve batıl bakış açılarını bir “geleneğe” dayandırmaya çalışarak gizlemekte. Bu bağlamda selefiler tarafından zem ifadesi, modernistler tarafından ise övgü ifadesi olarak kullanılan “ehl-i rey”, “eraeytiyyun”, “akılcılar” gibi kavramlar hepinizin malumudur.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Hanefi mezhebi veya Ebu Hanife bile isteye, sebepsiz yere hadislere, Allah Rasulünün (s.a.v) sünnetine muhalefet etmemiştir. Evet, hadislere “muhalefet ettiği” yerler olmuştur, ancak bu gibi durumlarda geçerli sebepleri olduğu için, bunların muhalefet diye isimlendirilmesi doğru olmaz. Bu geçerli sebeplerden bazılarını bundan sonraki yazı(lar)da ele almaya çalışacağım.

Benim bu yazıda yapmak istediğim şey ise, mezhebin üç imamının (Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed) hadislere ve Allah Rasulünün otoritesine yönelik bakış açılarıyla ilgili kendi kitaplarından alıntılar yaparak, “bakış açısı bu olan insanların hadislere muhalefet etmesi düşünülebilir mi” sonucuna ulaşmak. Yoksa tek tek fer’i meselelerde Hanefi mezhebinin hadislerden delillerini sunmanın yeri burası değil. Bunun için Misvak Neşriyat’tan çıkan 20 ciltlik Hadislerle Hanefi Fıkhı isimli kitaba başvurabilirsiniz. Evet miyop değilsiniz: 20 cilt. Ayrıca Hanefi mezhebinin böyle bir ithama maruz kalmış olmasının nedenlerine de bu yazıda detaylıca değinmeyeceğim. Onu daha sonra yazmak üzere başka bir yazıya veya notlar kısmına bırakıyorum. Ancak şu kadarını söyleyeyim, Ebu Hanife özelinde ve Hanefi mezhebi genelinde karşılaşılan “reycilik” ithamları ve bu çerçevede Hanefi mezhebinin hadislere muhalefet ettiği iddiası, bana kalırsa ehl-i hadisin veya o dönemdeki daha meşhur ismiyle ehl-i Hicaz’ın, söz konusu imamların usul anlayışlarını anlamamalarından kaynaklanıyor. Daha doğrusu anlamak için çaba sarf etmemelerinden. Zira Ebu Hanife olsun, onun diğer iki talebesi Ebu Yusuf veya Muhammed olsun, bunlar, nasları değerlendirme ve yorumlama hususunda o dönem çoğunluğu oluşturan ehl-i hadis çevresinde izine pek rastlanmayan bir usule sahiptiler. Bu usul daha çok hadis alanında kendisini belli ediyordu ve bu çerçevede ehl-i rey olarak anılan Hanefi mezhebi, ehl-i hadis nezdinde sahih olan ve kendisiyle ihticac edilen bir hadisi reddedebiliyordu. Bu noktada kendinizi ehl-i hadis yerine koyarsanız durum daha iyi anlaşılacaktır:

Benim (ehl-i hadis) elimde sahih bir hadis var, bununla ihticac ediyorum, sonra gayr-ı Arap! unsurlardan birileri (Ebu Hanife mesela) kalkıp bu hadisi reddediyor, onun yerine ya benim zayıf/mensuh/şaz/münker kabul ettiğim bir hadisle yahut da kendi reyleriyle içtihat ediyorlar. Böyle saçmalık olabilir mi ya?!

Ehl-i hadis

İşte böyle bir durumda, ben ehl-i hadis isem, ehl-i reyle oturup, onların usullerini konuşup tartışmak bile istemem. Ben derken, insanoğlunun nefsidir bunu istemeyen. “Sen kimsin ki Allah Rasulünden gelen sahih bir hadise muhalefet ediyorsun? Seninle ne alışverişim olabilir ki benim? Reyinizle içtihat edersiniz, hadisleri ezberlemekten aciz bidatçılar sizi…” diye düşünüyor insan. Böyle olunca da “hasmının” usulünü anlamaya çalışmazsın ve elindeki tecrih ve tadil kılıcıyla ehl-i reyi itham eder ve bu ithamları günümüze kadar yaşatırsın. Biz bugünlerden geriye baktığımız için, elimizde Hanefi usulü olduğu ve yaygın olarak bilindiği için bize bu sosyolojik olay çok basit ve çocuksu gelebiliyor. Ama onlar açısından bu aşılması zor bir olay. Yani aslında ehl-i hadis de tamamen gayret-i diniyye saikiyle hareket ediyor. O yüzden hasmını anlamaya bile çalışmıyor.

Buradan aslında günümüz için güzel çıkarımlarda bulunabiliriz. Nasıl ki o dönemde ehl-i hadis kendi yöntemlerinden farklı yöntemler kullanıyorlar ve farklı sonuçlara varıyorlar diye Hanefiliği sert bir şekilde eleştirdiyse, aslında biz de bugün aynısını farklı yöntemler sunan, farklı sonuçlara varan kişilere yapmıyor muyuz? Üzülerek söylüyorum: yapıyoruz. Ancak nereden biliyoruz ki, bugün tenkit ettiğimiz fikirler belki de yıllar sonra asıl doğru görüş bu diye ehl-i sünnet çevreleri tarafından kabul edilecek, tıpkı zamanında büyük bir kesim tarafından bidatçılıkla itham edilen Hanefi mezhebinin bugün büyük bir topluluk tarafından doğru bir yol olarak kabul edilmesi gibi?

Uzattığımın farkındayım, ama bu anlattıklarım da boş beleş şeyler değil. Üzerinde düşünmeyi hakkeden konular…

Bunları da dedikten sonra Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed’in kendi kitaplarından alıntılar yaparak onların hadislere ve Allah Rasulünün otoritesine yönelik bakış açılarını göstermeye geçebiliriz.

İmam Ebu Hanife

Hz. Peygamberin üzerinde konuştuğu herşey, biz duyalım, duymayalım, başımız ve gözümüz üstünedir. Biz onların hepsine iman ettik, onların Allah Rasulünün söylediği gibi olduğuna şehadet ederiz.

Arapça ibare şu şekilde:
كل شيء تكلم به نبي الله سمعناه أو لم نسمعه فعلى الرأس والعين. قد آمنا به ونشهد أنه كما قال نبي الله

el-Alim ve’l-müteallim, s. 25.

Şunu bil ki, öğrendiğiniz ve insanlara öğrettiğiniz şeylerin en değerlisi sünnettir.

Arapça ibare şu şekilde:
واعلم أن أفضل ما علمتم وما تعلّمون الناس السنة

Risale ila Osman el-Betti, s. 37

İmam Ebu Yusuf

Ebu Yusuf’un  hadislere bakış açısını mesela onun er-Reddu ‘alâ siyeri’l-Evzai isimli kitabından öğrenmek mümkün. Bu kitapta Ebu Yusuf’un hadislere yönelik bakış açısını görmemiz dışında bizzat hadislerle/sünnetle istidlal ettiğini de görüyoruz. el-Âsâr ve Harâc isimli kitaplarında da fıkıh faaliyetinin baştan aşağı nakli bilgilerle donatıldığını görürüz.

Ben yazıyı uzatmak istemediğimden sadece bir kaç örnekle yetineceğim.

Bu örneklerin ilkinde Ebu Yusuf, Evzai’yi bir konuda eleştirirken şöyle demektedir:

Bu konuda esas alınabilecek tek şey Allah Rasulünden, onun geçmiş ashabından ve fukaha bir topluluktan gelen sünnettir.

Arapça ibare şu şekilde:
إنما يؤخذ في هذا بالسنة عن رسول الله وعن السلف من أصحابه ومن قوم فقهاء

er-Reddu ‘alâ siyeri’l-Evzai, s. 76

Bu alıntıdan sadece Ebu Yusuf’un içtihat usulündeki peygamber sünnetinin yerini öğrenmekle kalmıyoruz, bırakın merfu hadisleri, mevkuf hadisin, yani sahabe uygulaması ve görüşlerinin bile onun nezdindeki önemini anlıyoruz. İçtihatlarında mevkuf hadise bile yer veren birisinin merfu hadislere karşı alerjisinin olduğu düşünülebilir mi?!

Diğer bir örnekte ise Ebu Yusuf, Allah Rasulünün Arap Yarımadasını öşüre bağladığından bahsederken şöyle der:

Allah Rasulü tarafından fethedilen Hicaz’a, Mekke, Medine, Yemen ve diğer Arap topraklarına gelince; onlar hakkında peygamberin koyduğu esasa ne birşey ilave edilir ne de noksanlaştırılır. Çünkü bu araziler Rasulullah’ın emri ile konmuştur. Halifenin onları değiştirmeye hakkı yoktur.

Arapça ibare şu şekilde:

وأما أرض الحجاز ومكة والمدينة وأرض اليمن وأرض العرب التي افتتحها رسول الله فلا يزاد عليها ولا ينقص منها لأنه شيء قد جرى عليه أمر رسول الله وحكمه, فلا يحل للإمام أن يحوله إلى غير ذلك

Kitabu’l-harâc, s. 58

Bu alıntıdan ise Allah Rasulünün Ebu Yusuf nezdindeki otoritesini anlıyoruz. Allah Rasulünün bir konuya dair sabit bir hükmü varsa, o konuda kimse söz hakkına sahip değildir, ne bir şey ekleyebilir, ne de ondan bir şey eksiltebilir. Ebu Yusuf’un bu sözleri bize “Allah ve Rasulu bir şeye hükmettikleri zaman…” ayetini hatırlatıyor.

Vereceğim son örnekte ise Ebu Yusuf, Hz. Peygamberden hadis naklettiği halde muayyen bir içtihadında bu hadise aykırı fetva veren Evzai’yi şu sözleriyle eleştirir:

Rasulullaha muhalefeti nasıl caiz görmektedir?

Mehmet Özşenel, Ebu Yusuf’un Hadis Anlayışı, s. 24-25

“Rasulullaha muhalefeti nasil caiz görür” sorusunu soran bir alimin içinde bulunduğu ekolün kendisi bunu caiz görüyor mudur sizce? Veya soruyu şöyle soralım: Ebu Yusuf bu sözleriyle bizzat kendisi Allah Rasulünün otoritesini dile getiriyorsa, biz onun kendi sözüne mi inanalım, yoksa başkasının sözüne mi?

İmam Muhammed

Muhammed bazı meselelerde kendisine ulaşan merfu hadislerden dolayı hocası Ebu Hanife’ye muhalefet ederek şöyle demiştir:

Bu konuda ancak sünnete ve maruf âsâra ittiba olunur.

Mehmet Özşenel, İlk Dönem Hadis-Rey Tartısmaları, s. 181

Kendi hevasına değil, hocasının hevasına değil; sünnete uyan bir imamla karşı karşıyayız…

Lafı fazla uzatmanın da bir anlamı yok aslında. Nitekim Muhammed de tıpkı Ebu Hanife ve Ebu Yusuf ile aynı düşünmekte. O yüzden bu imamlardan modernistlerin ve/ya selefilerin iddiaları lehine bir şey çıkmaz. Boşuna ümit var olmasınlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön