“Fareler ve İnsanlar”ın bana öğrettikleri

John Steinbeck sağdan soldan okuduğum kadarıyla kalemini işçi sınıfı için oynatmış bir yazar. Onların yaşam koşulları, hayat mücadeleleri ve ilişkileri hakkında yazmış. İşte Fareler ve İnsanlar isimli kitabı da bu minvalde yazılmış bir roman. Kitabın iki kahramanı, Lennie ile George işçidirler ve o çiftlik benim bu çiftlik senin diyerek yeryüzündeki çiftlikleri göçebe tarzı tavaf ederler. Bir yerde karar kılmamalarının, daha doğru bir ifadeyle kılamamalarının bir sebebi vardır elbette ama kitapla ilgili bu kadar bilgi yeter, daha fazla spoiler vermiş olmayayım. Bu arada “kılamamalarının” gibi peş peşe gelen iki tane m harfi olan kelimeleri telaffuzda zorlanan tek ben miyim yaw? Her neyse…

Hayatta küçük şeylerden mutlu olabilmeli

Lennie, George ile yaptığı yolculuğun bir noktasında gölden su içiyor ve bu onu çok mutlu ediyor. Aslında yorucu bir yolculuğun ardından içiyor gölden, ki bir şeylerden mutlu olabilmek biraz da buna bağlı sanki. Yani kolaylığın/iyiliğin, zorluk ve yorgunluğun ardından gelmesi olayı. Belki küçük şeylerden mutlu olmak diye bir şey yoktur bile. Lennie’nin o an o sudan içmesi büyük bir olaydır. Ama dediğim gibi bu bir zorlu yolculuğun ardından olduğu için bu olay ona mutluluk vermekte.

(…) Lennie şapkasını bile çıkarmadan kafasını olduğu gibi suya daldırdı, sonra geriye çekilip kuma oturdu. Şapkasından akan damlalar, kot ceketini ıslatarak sırtından aşağı süzüldü. “Çok güzelmiş su,” dedi. “Sen de içsene George. Şöyle kocaman bir yudum alsana sen de.” Yüzünde mutlu bir gülümsemeyle arkadaşına baktı.

Sayfa 7

Hiç bir şey zannettiğimiz gibi olmayabilir

Aslında insanlarla iletişim ve toplum içindeki davranışlar gibi konularda çoğumuz neyin yanlış neyin de doğru olduğunu gayet iyi biliyoruz. Ne var ki bir çok nedenden ötürü bunlardan bir kısmını unutabiliyoruz. Doğru olup da unuttuğumuz bu davranışlardan birisi de hiç şüphesiz hüsnü zandır. Bilirsiniz, insani ilişkilerde genel olarak hüsnü zan esastır. Genel olarak diyorum, çünkü bu genelin dışına yerine ve zamanına göre çıkılabiliyor. Söz gelimi İstanbul’da bir esnafın doğru söylüyor olduğuna dair bir hüsnü zan beslemem ben. Besleyen varsa da gelsin elinden öpeyim…

Aslında bu başlık altında öğrendiğim veya hatırladığım şey hüsnü zan değil, konuya neden bu şekilde giriş yaptım bilemedim şimdi. Ama tamamen de alakasız değil gerçi. Takdir siz okuyucularda artık 🙂
Bu noktada aktaracağım diyalog Lennie ile çiftlikte çalışan siyahi Crooks arasında geçiyor. Lennie ve diğer işçilerin kaldığı yatakhaneye girişi yasak olan ve tek başına ayrı bir kulübede yaşayan Crooks’a bunun sebebi sorulunca şöyle der:

Zenciyim de ondan. Yatakhanede kağıt oynuyorlar, ama ben zenci olduğum için onlarla oturup kağıt oynayamam. Kokuyormuşum ben, öyle diyorlar. Sana bir şey söyleyeyim mi, aslına bakarsan siz de bana kokuyorsunuz.

Sayfa 82

Vurgular bana ait. Dikkat çekmek istediğim nokta da o vurgu zaten. Ne yalan söyleyeyim, siyahi olan arkadaşlarda farklı bir koku oluyor. Çevrenizde siyahi olanlar varsa bunu siz de farketmiş olabilirsiniz. Ancak bu satırları okuyunca bayağı bir dank etti yani. Beyaz olan bizler kendimizi bayağı bayağı mutlaklaştırmışız. Bu siyahiler de amma kokuyor ha! Ya? Demek öyle! Yok işte, öyle değil. Hiç bir şey zannettiğimiz gibi olmayabilir. Bizim de onlara kokuyor olmamız ihtimalini düşündük mü? Neden olmasın? Bu yüzden kıssadan hisse: kendimizi bir bütün halinde (fiziki, manevi, fikri, siyasi vs.) mutlaklaştırmaktan vazgeçersek dünya daha da yaşanabilir bir hale gelir. Bu kokma meselesi tabi bir örnek sadece. Veya bir tecrübe deyin buna, alırsınız, üzerinde kafa yorarsınız ve hayatınızı yeşillendirirsiniz.

Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişmemeli

Lennie aslında sorunlu birisidir. Yani arkadaşı George gibi yaşça büyük birisi olmasına rağmen, akıl olarak bir çocuk aklına sahiptir. Bu yüzden başları beladan kurtulmak bilmez. Fakat George Lennie’nin bütün sorumluluğunu üstlenir, ona abilik, babalık yapar. Kitabı okursanız bunun nedeni üzerinde kendiniz kafa yorabilirsiniz. Dışa yansıyan haliyle George bunu iyilik olsun diye yapar. Lennie ile uzun yıllardır arkadaşlardır nitekim. Ama bana kalırsa George bunu kendisi için yapmakta. Kendi yalnızlığını gidermek için… Bu yüzden George aklı noksan olan Lennie’ye karşı fedakarlık yapar, onun sıkıntılarını omuzlanır. Ne var ki bu fedakarlıklar ömür boyu devam etmez. Lennie yine başlarına bir iş açar: bir kadını istemeden öldürmüştür. Bu sebeple romanın diğer kahramanları Lennie’yi yakalamak üzere peşine düşer. Bu arada George Lennie’yi bulur ve uzun süren bir iç muhasebenin ardından onu ensesinden vurarak öldürür. Ee, hani yalnızlıktan kurtulmak için Lennie ile beraberdi? Şimdi Lennie de gittiğine göre, yalnız olmayacak mı? Olmayacak… Çünkü bu olayın gerçekleştiği çiftlikte George Slim adında bir arabacıyla tanıştı ve bayağı da anlaştılar. Muhtemelen Slim’i artık yeni yoldaşı olarak görmekte…

İnsan bu noktada sormadan edemiyor: madem eninde sonunda öldürecektin, arkadaşını satacaktın, ondan ayrılacaktın; neden baştan o kadar fedakarlıklarda bulundun? O yüzden diyorum ki, fedakarlık yapacaksa bir insan, bunu patlama noktasına getirmeyecek bir seviyede tutarak yapmalı. Yoksa günün birinde bu fedakarlık yük olmaya başlayıp fedakarlık yaptığımız kişiye karşı pimi çekilmiş bir bombaya dönüşeceksek, yani baştan beri inşa ettiğimiz iyilik kalesini en sonunda bir bombayla yıkacaksak, onu bina etmenin bir anlamı yok.

İnsan sonsuz iyilik sahibi biri değil. İyilikte aşırıya gidemez, gitmeyi de denememeli. Zira haddini aşan her şey zıttına döner. Yani haddi aşan iyilik (fedakarlık) bir süre sonra kötülüğe (ilgisizliğe) dönüşür. George’un fedakarlığı da bir süre sonra kötülüğe dönüştü. Sonunda o Lennie’yi sattı. Ama insan yola beraber çıktığı kişiyi yolda bulduğuyla değişmemeli. Ya baştan yola beraber çıkmayacaksın, yahut da beraber yola çıktığın kişiyi merdiven basamakları gibi kullanıp yükseklere çıktıktan sonra terk etmeyeceksin.

Yazıyı kitaptan hoşuma giden bazı yerleri alıntılayarak bitireyim:

Insanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur.


Meraklı insanları hiç sevmem ben.


George’un sesi günah çıkaranlara özgü bir tona bürünmüştü.


Senin George’un var. Onun geri döneceğini biliyorsun. Kimsen olmadığını düşün bir. Diyelim ki siyah olduğun için yatakhaneye gidip kağıt oynayamıyorsun. Nasıl hissederdin kendini o zaman? Düşün ki bütün gün burada oturup kitap okumak zorundasın. Kitaplar işe yaramıyor ki. İnsanın yanında olacak birine ihtiyacı var. İnsan yanında biri olmazsa delirir. Kim olduğu hiç önemli değildir, yeter ki yanında olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön